Sami Baydar’a
sırası gelmemişken böyle şeylerin
anlamını kurulmuş bir ağacın damarında bulmak
basit makinelerden yıkım aracı yapıp kurtuluşu icat etmekle
kurtuluş parkında hayat var olduğuna inanmak
yani böylesi kendiliğinden gelecektir elbet
duvarsız odaların içinden geçebileceğimiz imkanıyla arandı
tüm ilkbilim derslerinde
aramakın kendisiyle sapıklık ifşa olunur
bunu söylemek isteyemedi başsız köpek resimleri
1793 senesinde düş görmenin yasaklanmasından kaynaklanan kansızlık
acıbirson umudu doğurmuştu yıllar sonra
bir matematikçi doğup bir kralın başı yerde iken
çok okumuşların evlere doldurduğu naylon çiçeklerdi işçiler
karşı çıkıldığında al sana her şeyi bilen erkek
her senfoniye eşlik edebilecek beyaz trompet
mezbahadan alınan ses kayıtlarıyla yazılan buzlu içecek şarkıları
hava alma imkanı bile verilemeyen milenyum mimarisinde
yaşanacaktır elbette elektrikli bir halk açlığı
müziğimizde gülme sesi kesilene dek
şair bir solaryumda kan rengine bürünmekte ısrar ediyor
yersiz yurtsuz olabilseydim toprak reformu sonucunda
tüm yerli yurtluları almak isteyecektim yanıma
tırnak makasıyla koparıp bir pisliği
mürekkep akıtan her şeyin ağzını kapatabilmeyi dileyecektim
şimdi 21. yy’da kitapların en çok satıldığı
şizofreniden ölmemiş ama insan olmaktan ölmüş
çiçeklerden ve kuşlardan utanıp bi odaya kilit koymayı bile unutmamış
sanatımızla süslemeyi unuttuğumuz şairler geldi aklıma
kuşlar, hep kuşlar
kanatları çekilmeden ölen…
* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.
28 Eylül 2013 Cumartesi
Dikiş Makinesi / Saba Kırer *
Cleo: soluk soluğa bağırdım: “Şaka tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.” Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla ve dedi: “Rüzgârda durma üşürsün.” “Yüz Kırk Bin Melek”ten, Sami Baydar.
O, o gün yüksek bir dağa tırmanmış. Dağ çok yüksekmiş. Tırmandıkça tırmanıyormuş. Çok soğukmuş. Yükseklere çıktıkça soğuk artıyormuş. Sevgilisinin ördüğü bir kazak. Dokuz numara millerle, haraşo. Kalın giyinmiş. Yine de üşüyormuş. Tırmandıkça kanı ısınıyormuş. Ama yükseklerde hava daha çok soğukmuş. Dağın başında kartallar onu bekliyormuş. Onun geleceğinden haberleri varmış. Kartalların kendisini beklediğini o bilmiyormuş. Soğuklar yüzünden kartallar yiyeceksiz kalmış. Hepsi açlık içindeymiş. Daha da yükselmişler. Onun tırmanışını izlemek için.
O, en soğuk yaylaları geride bırakmış. Dağcıların Küçük Zirve adını verdiği, bir düzlüğe varmış. Hava ılıkmış orada, eli ayağı ısınmış. Yorgunluğunu atmış, dinlenmiş. Ama su bulamamış. Yukarılarda “su olur” demiş. Daha yukarılarda olacağını düşünmüş. Biliyormuş su varmış. Küçük küçük göletler. Suları tatlı mı tatlı? Tırmanmış, tırmandıkça soğuk artmış. Soğuk artıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça rüzgâr şiddetlenmiş. Rüzgâr şiddetleniyormuş, tırmanmış, tırmandıkça ak kayalıkların, derin yarıkların, uzak vadilerin uğultusu kulak delmiş. Ak kayalıkların, derin yarıkların, uzak vadilerin uğultusu kulak deliyormuş, tırmanmış, tırmandıkça gri bulutlar aşağılarda kalmış. Gri bulutlar aşağılarda kalıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça öbek öbek bulutlar ayağının altında nehrin höpürdeyen suları gibi yer değiştirmiş. Öbek öbek bulutlar ayağının altında, nehrin höpürdeyen suları gibi yer değiştiriyormuş, tırmanmış, tırmandıkça dağın bir yüzü müymüş, kayalığın bir tümseği miymiş, uçurumun bir kenarı mıymış, bastığı yer, bilmemiş? Dağın bir yüzü mü, kayalığın bir tümseği mi, uçurumun bir kenarı mı, bilmiyormuş, tırmanmış, tırmandıkça gri, daha da gri, kurşuni bulutlardan ayak bastığı yeri seçmek imkânsızmış? Gri, daha da gri, kurşuni bulutlardan bastığı yeri seçmek imkânsızlaşıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça evinden, annesinden çok çok uzaklaşmış. Evinden, annesinden çok çok uzaklaşıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça. Hem, daha suyun başına da çok varmış.
Sonra, ne olmuşsa olmuş, karanlık çökmüş! Onu görüp de kanatlarını açtıkça açan, renk renk benekli tüylerini kabarttıkça kabartan tavuskuşları birden ortadan kaybolmuş. O da: “Ay ışığının altında, pencerede, yüzünü koluna dayamış, boynunu büküp, beni merak etmiştir, anneciğim” demiş, zirveye varmadan, usulca dönmüş evine.
Eve döner dönmez, daha önce lapa lapa kar beyazı boyadığı dağın zirvesini, simsiyah yapmış. Yağlıboyaya soğan kabuklarını, yumurtanın aklarını, cevizin yeşil yapraklarını katmış. Böylece katranın karasını istediği yoğunlukta elde etmiş. İçine kattıklarından bazılarını kimseye söylememiş, söyledikleri zaten fakültede herkesin öğrendiği, bildiği şeylermiş. ‘Kartalların gözleri, ne kadar keskin olursa olsun, artık hiçbir şey görmeleri mümkün değil, bu zifiri karanlıkta! Kimsenin, canını almaları mümkün değil.’ diye düşünmüş, tablonun boyası kuruduğunda. Böyle düşününce içi rahatlayıvermiş.
Hastalanmış. Çok çok hastaymış. Karyolasını büyük odanın çift kanatlı penceresinin önüne kurmuşlar. “Böylece dışarıyı görür, çocuğun ruhu sıkılmaz” demişler. O, göğü seyredip, uçan kazlara bakmak yerine, şikâyet ediyormuş: “Şu dikiş makinesini başucumdan alın. Hiç durmadan dikiş diken bu yaşlı kadını evden atın. Gece gündüz demeden işleyen bu makinenin tıkırtısı beynimi kemiriyor. Beni uyutmuyor bu cadı. Köşeye dürüp, yığdığı elbiselik kumaşların hepsini, kadifeyi sateni, empirmeyi, jüponluğu; birbirine dolaşmış iplikleri, toplayın. Toplayın ne olur? Çöpe atın yığınıyla! Bu kat kat bayramlık elbiselerin hepsini kim giyecek, anne, anne söyle bana?” demiş. “Sevgilim, bayramı yalnızca kelebeklerle dans ederek mi kutlayacak? Arife gününe hiçbir iş bırakmamak için mi bu telaşınız? Halalarımla toplanıp döktüğünüz bu hamur tatlılarının, ince ince kırk serpme açtığınız baklavanın şiresi nerede? Bayram namazı neden toplu eda edilir? Farzı nedir, ya sünneti? Bu bayram kim için?” sorularını ardı ardına, hiç nefes almadan sormuş.
Ona demişler ki: “Sen şimdi biraz uyu, dinlen. Biz o dişi dökülmüş ihtiyarı da, kumaşın kırpıklarını da atacağız evden. Bundan sonra evimizde asla dikiş dikilmeyecek.”
O, annesinin elleriyle pat pat vurup, güneşin altında pamuklarını kabarttığı yastıklara bakmış. Sakız gibi bembeyazmış. Başkalarında asla bulamayacağı bir temizlik kokusu. Annesinin elleriymiş, mis kokuluymuş. Üst üste koyduğu, iki puf yastığı başının altına almış, sakin sulara dalmış. Öğlen uykusu bu, hafif olurmuş, tatlı olurmuş. Hem annesi yanı başında. Hem de uyanıncaya kadar, kazağı ören kız da gelmiş olacak. Ona, Onun için herkesten sakladığı, akide şekerlerinden bile şeker, buselerden getirecek. Kızın annesi tembih etmişmiş. Kız da annesine verdiği söze bağlı kalmış. Kimselere göstermemiş kutusunu. Ama kız ona söz vermiş: “Sen merak etme!” demiş. Pudra kokan kutusunu açıp gösterecekmiş. Sözünü tutarmış, biliyormuş! O, hakiki bir sevgili.
O sırada askerlik celbi gelmiş. Postacı demiş: “Müjde, müjdemi isterim. Oğlunuz vatani görevine çağrılıyor. Askerlik Şubesinden mektubunuz var.” Kapının tokmağını vurmuş, ardı ardına. Müjdesini almak için heyecan içinde, sabırsızlıkla bekleyerek.
Kapı açılmış, açılmasına. Karşısında sanki temsili bir koro. Uzun uzun elbiseli kadınlar. Elma ağacının kurumuş, kararmış dalları altındaysa, kahvecinin tahta, eski iskemleleri sıra sıra dizili, cepken giymiş erkekler, yaşlısı genci oturmakta.
Elinde sarı zarf, uzatmış uzatmasına. Herkes ona, postacıya, postacının elindeki evraka bakıyormuş. Ama kimse elini uzatmamış. Kimse elini cebine atıp bir müjdelik vermemiş. Postacıya derin derin bakmışlar. Haki gömleğine bakmışlar önce. Haki yakasına bakmışlar, kafalarını sallayıp. Uzun, haki kollarına bakıp, boyunlarını kırmışlar öte tarafa. Gömleğinin sarı, gıcır gıcır düğmelerine bakmışlar. Kendilerine bir şeyleri inandırmak ister gibi gözlerini yummuşlar. Gözlerini açıp, kapatmışlar. Postacının eli, incecik parmakları havada, evrakları öyle tutuyormuş, boşluğa.
* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.
DÜNYAÇEKEN / İrem Erdemoğlu *
Büyük Tufan'dan sonra Singapur açıklarında bir adada yaşamaya başlamıştım. Bağımsız, kendi halinde, adı olmayan bir devletimiz vardı. Özgürlüklere fena halde düşkün olan bu devletin Kişiyasa'sı, tek bağlayıcı kuralın olduğu yazılı metindi: "Bu adada yaşayan herkes, adın aidiyetinden yoksundur." Bu yönetimi illa diğer ülkelerle ve hatta Büyük Tufan'dan sonra elimizde kalan bilgilere dayanarak eski yönetimlerle kıyaslayacak olursam, şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki hiçbir ülkenin yönetilemeyeceği denli müreffeh bir biçimde sosyal devlet anlayışıyla yönetiliyorduk. Devletimiz her kişiye yardım amaçlı 'İşsizlik Otu' bağlamıştı. İşsizlere her ay belli miktarda ot ve kağıt gönderiliyordu. Bu miktarı belirleyen şey kişilerin uyuşma eşiğiydi. Ben bu eşiği belirleyen Kafa Ölçüm Merkezleri'nden birinde çalışıyordum. İşsiz insanlar merkezimize gelip her gün bir doz artırılacak şekilde ot tüttürüyorlardı. İdeal nokta literatürde Jamaika kafası dediğimiz noktaydı. Her kişinin Jamaika kafasına ulaştığı miktar rapor ediliyor, o kişiye aydan aya her gün o kafayı yaşatacak miktarda ot gönderiliyordu. Ben raportördüm. Bana rüşvet teklif edip gerekli ot miktarını fazla yazmamı isteyen çok kişi oluyordu. Ancak ben bu tür davetlere kulak asmıyor, büyük bir ciddiyetle işimin gereklerini yerine getiriyordum, ta ki o gün gelinceye kadar...
Genç bir kadın odaya girdi. Maskülen bir havası vardı. Elindeki raporu önüme bırakıp yavaş adımlarla odada yürümeye başladı. Hiçbir şey söylemiyordu. "Buyrun, dinliyorum?" dedim.
"O rapordaki dozun artırılması gerek."
"İsterseniz tekrar testlerden geçebilirsiniz."
"Bu bir işe yaramaz, miktar aynı çıkar."
"O halde üzülerek söylemeliyim ki yapabileceğim hiçbir şey yok.."
Bir anda masanın önünde durup ellerini masaya koydu. Sağa sola kontrol edercesine baktıktan sonra bana doğru eğildi: "Duyduğuma göre büyük bir şiir hayranıymışsınız."
"Bu ne demek oluyor şimdi?"
"Size karşı gayet açık konuşacağım... Nazmi Dünyaçeken benim büyük dedemdi. Onun ne büyük bir Sami Baydar hayranı olduğunu biliyorsunuzdur sanırım. Hatta ilk kitabını ona ithaf etmişti."
"Bunların hepsini zaten biliyorum. Ama sevdiğim bir şairin torunu olmanız istediklerinizi yapmam için geçerli bir sebep değil. Şimdi lütfen odamı terk edin." deyip okuduğum raporlara geri döndüm. Ancak kadın hala başımda dikiliyordu. Sesini biraz daha kısıp kulağıma doğru biraz daha yaklaşarak konuşmaya devam etti:
"Peki ya size dedemden bana çok ilginizi çekebilecek bir miras kaldığını söylersem? Büyük tufanda zarar görmemiş tek kütüphane... Hem de hepsi kağıtlı kitaplardan. Hepsi!" Olamaz, diye düşündüm. O tufandan kurtulmuş kitaplar! Hem de bu keş salağın küçük kelime dağarcığına göre 'kağıtlı' kitaplar. Etkilendiğimi anlayıp konuşmaya bir iki saniye ara verdi ve beni ikna etmek için muzip bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti:
"En önemli parçası ise şu an değil dünya, tüm kainatta arasanız bulamayacağınız bir parça: Dünyadan Çıkış Yolları."
Genç bir kadın odaya girdi. Maskülen bir havası vardı. Elindeki raporu önüme bırakıp yavaş adımlarla odada yürümeye başladı. Hiçbir şey söylemiyordu. "Buyrun, dinliyorum?" dedim.
"O rapordaki dozun artırılması gerek."
"İsterseniz tekrar testlerden geçebilirsiniz."
"Bu bir işe yaramaz, miktar aynı çıkar."
"O halde üzülerek söylemeliyim ki yapabileceğim hiçbir şey yok.."
Bir anda masanın önünde durup ellerini masaya koydu. Sağa sola kontrol edercesine baktıktan sonra bana doğru eğildi: "Duyduğuma göre büyük bir şiir hayranıymışsınız."
"Bu ne demek oluyor şimdi?"
"Size karşı gayet açık konuşacağım... Nazmi Dünyaçeken benim büyük dedemdi. Onun ne büyük bir Sami Baydar hayranı olduğunu biliyorsunuzdur sanırım. Hatta ilk kitabını ona ithaf etmişti."
"Bunların hepsini zaten biliyorum. Ama sevdiğim bir şairin torunu olmanız istediklerinizi yapmam için geçerli bir sebep değil. Şimdi lütfen odamı terk edin." deyip okuduğum raporlara geri döndüm. Ancak kadın hala başımda dikiliyordu. Sesini biraz daha kısıp kulağıma doğru biraz daha yaklaşarak konuşmaya devam etti:
"Peki ya size dedemden bana çok ilginizi çekebilecek bir miras kaldığını söylersem? Büyük tufanda zarar görmemiş tek kütüphane... Hem de hepsi kağıtlı kitaplardan. Hepsi!" Olamaz, diye düşündüm. O tufandan kurtulmuş kitaplar! Hem de bu keş salağın küçük kelime dağarcığına göre 'kağıtlı' kitaplar. Etkilendiğimi anlayıp konuşmaya bir iki saniye ara verdi ve beni ikna etmek için muzip bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti:
"En önemli parçası ise şu an değil dünya, tüm kainatta arasanız bulamayacağınız bir parça: Dünyadan Çıkış Yolları."
* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.
KÂĞIT RENKLERİ / Zeynep Arkan *
Bütün ithafları kaldırdım şiirlerimdeki
Diyen Sami Baydar’a yanına ne aldın peki, diye soramadan gitmesini
Tavansız bir şadırvandan gökyüzüne bakarak
Hiç görmediğimiz kâğıt renklerine yazdığını bilmedik.
Bizim ahkâmlarımız çoktur. Mesela bizde dünya da çoktu, isteseydi verirdik
İstemeden vermeyi bilseydik bir mandalinayı soyar gibi kolayca
Bir eli kırılınca diğerine bakarak düzelten
İlkel insanlardan çok ileride
Öyle çok ileride bir yerde, çok fazla
Uzaklaştıktan sonra anlaşılan bir mesafede çok yakından bakılınca hepimiz
Sağa sola fırlatılmış insan özetleri.
Anlattıkça kayboluyor anılar ve sanki yaşanmamış
Çürüyen bir makyajın altında da güzeliz
Dünyada bakacak bir yer yok, anılar kayboldular
Kare bir masanın etrafında Mahşerin Dört Atlısı
Çorbasını bitirip yemeğine geçerken
Ayağıyla merdiveni konuşturan bir adam
Dünyayı odasına asıp, pencereden bakmayan
Konuklarını yollayıp bakmamış hiç ardına.
Merzifon'da ahşap bir ev, içten merdivenli bir kalp
En büyük değer, en küçük değer
En küçük değere ulaşmış ağır suçları.
Ne kadar çok acısanız da yüksekten bakan merhametiniz
Yüzüne söylenemez kelimeler için ölümü bekleyen
Bir kaçağı karanlıkta kıstıran korkudan daha derin
Kalpler yanılır ve yer bulamaz yanılmamışların yanında
Arzuların başlayış ve bitiş saatleri sizin ağzınızda
Yüzünü solduracak çiçeklerin gölgesinde uyuyan güzelliğin.
Bir zamanlar belki o da gülmüştü arkadaşlarıyla.
* Hacı Şair Dergisi, 23 Koltuk, Mart 2013 Yayınları.
Diyen Sami Baydar’a yanına ne aldın peki, diye soramadan gitmesini
Tavansız bir şadırvandan gökyüzüne bakarak
Hiç görmediğimiz kâğıt renklerine yazdığını bilmedik.
Bizim ahkâmlarımız çoktur. Mesela bizde dünya da çoktu, isteseydi verirdik
İstemeden vermeyi bilseydik bir mandalinayı soyar gibi kolayca
Bir eli kırılınca diğerine bakarak düzelten
İlkel insanlardan çok ileride
Öyle çok ileride bir yerde, çok fazla
Uzaklaştıktan sonra anlaşılan bir mesafede çok yakından bakılınca hepimiz
Sağa sola fırlatılmış insan özetleri.
Anlattıkça kayboluyor anılar ve sanki yaşanmamış
Çürüyen bir makyajın altında da güzeliz
Dünyada bakacak bir yer yok, anılar kayboldular
Kare bir masanın etrafında Mahşerin Dört Atlısı
Çorbasını bitirip yemeğine geçerken
Ayağıyla merdiveni konuşturan bir adam
Dünyayı odasına asıp, pencereden bakmayan
Konuklarını yollayıp bakmamış hiç ardına.
Merzifon'da ahşap bir ev, içten merdivenli bir kalp
En büyük değer, en küçük değer
En küçük değere ulaşmış ağır suçları.
Ne kadar çok acısanız da yüksekten bakan merhametiniz
Yüzüne söylenemez kelimeler için ölümü bekleyen
Bir kaçağı karanlıkta kıstıran korkudan daha derin
Kalpler yanılır ve yer bulamaz yanılmamışların yanında
Arzuların başlayış ve bitiş saatleri sizin ağzınızda
Yüzünü solduracak çiçeklerin gölgesinde uyuyan güzelliğin.
Bir zamanlar belki o da gülmüştü arkadaşlarıyla.
* Hacı Şair Dergisi, 23 Koltuk, Mart 2013 Yayınları.
Dünyadan çıkış yolu bulamıyorken... Sami Baydar ölmüş / Levent Yılmaz *
Sami Baydar ölmüş. Elli yaşında, kalp krizinden. Merzifon’da. Türkçenin en istisnai şairiydi. Neredeyse bir yıl önce yazmıştım aşağıdaki yazıyı. İzninizle, tekrar yayımlamak istiyorum. Sami’nin de gidişiyle, etrafımızı saran “kötülük dayanışması”ndan kurtulma şansımız da, bu dünyadan çıkış yolu bulma imkânımız da azaldı. Yazık, dünya artık daha eksik.
Ankara-İstanbul arasını trenle gitmek, en güzel yolculuklardandır (ya da “idi”, artık nasıl, hiçbir fikrim yok). Tomris Uyar, Sesler Yüzler Sokaklar’da 1970’lerde Sinan Fişek’le yaptığı bir Ankara-İstanbul yolculuğunu anlatır ki, muhteşemdir. Tabii bu yolculuğun muhteşem olabilmesinin tek bir koşulu vardır (elbette biraz paranız var ise): bütün yolculuğu lokantalı vagonda içerek geçirmek. Lokantalı vagon tertemizdir, beyaz kolalı örtüler serilidir (Orient Express havası yayılır etrafa, sanki karşı masada David Niven sigara içmektedir). Yoksa, isterseniz yataklıyla yolculuk yapın, yol, çekilmez; beyniniz Nâzım Hikmet’in İnsan Manzaraları’nda trenin o aksak ritminin sesini tarif ettiği dizeyle zonklar: Memetçik Memet, Memetçik Memet. Sonra, cehennemî yolculukların treni Mavi Tren vardır. Otobüs bozması oturma düzeniyle Mavi Tren, soğuk kış gecelerinde havalandırması olmayışıyla, kaloriferlerinin yetmiş dereceye yakın yanmasıyla, içeridekileri öldürür. Susuzluktan ölür, sayıklamaya başlarsınız. Allahtan yanınızda müşfik arkadaşlarınız vardır da, Bozüyük gibi Yaban’dan fırlama bozkır kasabalarında indir-bindir yapılırken gider su bulurlar.
Ankaralı genç şairler ve yazarlar 80’li yıllarda bu yolu çok aşındırmıştır. Bu tren yolculuğu onlara dünyadan kaçabilecekleri hissini bahşetmiştir. Büyük, büyülü, müthiş bir başka dünya onları gidilen yerde beklemektedir. Gidilen yerde kendi türleriyle karşılaşacaklardır. Dünyada zaten kendilerini anlayacak başka kim olabilir ki?
Lale Müldür’ün Levent’teki evinde, kapı açıldığında karşınıza devasa bir Sami Baydar resmi çıkardı: Lale’nin portresiydi bu, sanırım. Evde başka resimleri de vardı Sami’nin; bir de Sami’nin resimlerinden fırlamışçasına etrafta dolanan bir siyam kedisi. Lale’nin hepsi sanki birer uzak fırtına olan şiirleri bir yanda, bir yanda yağmur sonrası toprak kokusu ve ıslak çimenlerde takla atan oğlanlarıyla Sami’nin resimleri. Hepsi uzak, buğulu, ama hepsi yakın, bileklerimize kazılı.
Sami Baydar: Hâlâ düşünürüm, bu dünyanın unsurları nasıl biraraya gelmişler de bu hiçbir kimselere benzemeyen şairi, ressamı oluşturmuşlardır? Dünya gaileleri arasında, laf atmalar, çakmalar, sinirlenmeler, buyurganlıklar ve celallenmeler arasında Sami nasıl mümkün olmuştur? Türkçe şiirin “unicorn”udur o; resmin yeşil alevi; bakalit çubuk, tehlikeli karpit, bakış, sürekli bakıştır onun resmi. Uzaklaşan bakıştır. Affedici bakış; unutmayan, ama affeden. Gafletimizin asıl yapıbozumcusu, odur.
Kendisini en son Beşiktaş’taki evinde bırakmıştım; koltuğumun altına daha boyası kurumamış bir tuval sıkıştırmıştı giderken: Bir çemberin içinde ters takla atan biri. Dünyayı tanımıyordum daha: Buradan çıkış yolları arayacağım aklımın ucundan geçmezdi; gençtik, güzeldik ve kaybolmaya meyilliydik, çünkü çoktu yollar ve biz, hepsinde birden yürümek istiyorduk. Binlerce ters takla atıp, binlerce çemberden, feleklere eşlik ede ede geçeceğimizi sonradan anladım. Resmi bilhassa benim için yaptığını da sonradan anladım, hiç aklımdan çıkmadı. Sonra, “şairdir, ne yapsa yeridir” temalı Paolo Colombo’nun yaptığı 1999 Bienali’nde gördüm desenlerini. Sonra, çekmecelerimi karıştırırken, bana göndermiş olduğu uzun bir şiiri buldum. Sonra... sonrasını Necmi Zekâ’nın kendisiyle yaptığı bir söyleşiden kısaltarak alıntılıyorum (Necmi Zekâ’ya bu söyleşiyi yapmayı ihmal etmediği için teşekkür ederek):
“26 Eylül 1962’de Merzifon’da doğdum. Nüfus kâğıdında doğum tarihim 2 Ocak 1963. Üç ay için bir yaş büyük olmasın demişler. Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu, Cumhuriyet Ortaokulu, Merzifon Lisesi’ni bitirdim. Büyükbabam ilkokula gittiğimiz gün müdüre ‘Fotoğraf gibi resmini çizer,’ demişti. İrfan İlkokulu müdürü kaydetmemişti. ‘Yaşı küçük,’ demişti. (...) 1982’de Beşiktaş’a taşındım. Ev sahibimin adı Hacı Mehmet Baş’tı. Apartmanın adı Melekbaş’tı. Dördüncü kattaydı evim. Türkali Mahallesi. Tuzbaba Camisi ve Tuzbaba Hazretleri’nin türbesi aynı caddedeydi. İki cami vardı aynı caddede. 1982’de Evliya Tuzbaba Hazretleri’ni rüyamda gördüm. ‘Büyükbaban camiye gelsin. Minareyi yıkarım,’ dedi. Tuzbaba Hazretleri’nin türbesine her gün bir fatiha okurdum. Beşiktaş’ta sekiz yıl Melekbaş apartmanında oturduk Büyükbabamla. Bir gün evden taşınmak istedim 1989’da. Ev sahibim yanında kalan oğlunun dördüncü katta ayrı oturmasını istedi. Nur Akalın’ın bir arkadaşının boş odası varmış. Ev aramadım. Ufuk Ahıska’yla bir gün eşyalarımı topladık. Arnavutköy’deki evlerinin üst katındaki arkadaşlarının boş odasına eşyalarımı bıraktım. Tuzbaba Hazretleri’ni gördüm 1989’da rüyamda. Beni eski bir eve götürdü. Duvardan içeri girdik. Ev arıyordum. Ertesi gün Tuzbaba Hazretleri’nin türbesine gittim. Bir adam türbenin karşısında, yanında bir evin kapısına kiralık yazılı bir kâğıt asıyordu. Evi kiraladım ve 1989’da eve taşındım. Tuzbaba Hazretleri’nin camisi ve türbesi Beşiktaş’ta, İstanbul’da. Beşiktaş’ta dokuz yıl oturdum. Büyükbabam bana çocukluğumda dua öğretti. On dokuz yaşımdan beri dua okuyorum her gün. Uyumadan önce dua okuyup yatıyorum. Uykudan önce. Masaldan sonra. Dualar okuyup uyuyorum. Düşlerimiz bunları öğretir. Her masal bir rüya. Rüyalarsa, dünyadan çıkış yolları.”
Sami Baydar, totemi şöyle yazmış bir ara: “Dünya dönüşüyle güzeldir.” Sonra kılıktan kılığa giriyor, kuğu, sirk tayı, karaca... Ve soruyor: “Gerçek hayattaki ve masallardaki hayvanların dostluğu insanların dostluğundan ne kadar ve nasıl farklı?” Sami Baydar’ın cevabı: “Dünya güzel mi, bilmiyoruz.”
* Taraf Gazetesi, Paralel Hayatlar, 7 Kasım 2012.
http://www.taraf.com.tr/levent-yilmaz/makale-dunyadan-cikis-yolu-bulamiyorken-sami-baydar.htm
Q KLAVYE SİSTEMDE / Hayriye Ünal *
“Güzel ayakların sessizliğin derinliğinde
ve ben bir gölüm hatırladın mı?” Sami Baydar
öldüm ben ölürken bir klavye doğurdum
artık bir klavyeyim lareks masada
silinirken biyolojim sıyrılırken derim geçersiz kullanıcı olarak siluetim
ben en eski aptalım –dile benden
-ne iş olsa yaparım
aynı ağdaydık aynı eksik aynı kürekteydik aynı kırık
aynı ölümle aynı açlık aynı kopmuş düğmeler
sandım da ağzıma aldım adını
suya su diycektin çamura çamur adil kimselerden biri olarak
bana gelince –adımdan çöl çıkarıp senpetrus
“-ben tanımıyorum o kadını”
kasım yaprakları kaplarken beton zemini
yedi kez inkar edicektin denizi
bir gtalk fermanı keskinliğinde
aynı dakik kırgınlıkla, dilekleri olan kimseler olarak
haklısın hatırladım -güzel bacaklı bir
göldüm ben -kururken bir bataklık doğurdum
üç tanıkla başlamıştı hikâye
bir einhell bg-mt 3360 1d benzinli çapalama makinası
bir proxxon 27020 mdg ağaç tornası
bir takım weller whk 30 eu 15 parçalı ahşap yakma ve hobi seti
selim sayılmaz yok temyiz kudreti
beni özgürlükle güllerle kaplı dünyana aldın artçın yaptın
meçhulleri bana bir bir açtın
perdeler döşemeler mutfak tezgahı her şeyi şiirden yapılmış
dış cephesi şiirden bir evde
ısı kaybı en çok hangi noktalarda oluşmaktadır
doğru cevap tuş takımı olmalı
bir yanlış cevap: memeler sırta yaslanmamalı
örnek cevap: bacakta 57 nolu çorap
güzelliğin benimle gölgelenicek, sen dalga geçmelisin
sigarayı baş parmakla tutmamalısın
frenlere asılırken “sıkı tutun” demelisin
hava trafiğini felç eden bu tipi, bu kıyısız denizde birkaç kaya
bu sessiz çoğunluk bu ithafsız şiirler bu karanlığa okunan bir dilin kaçkını
bu sinirimle bu çatalla bir türlü alınamayan meyveli dondurma
bu paranoya: trabzonspor’un sönük zaferinden bile huylanmalı
cam kırıklarını topluyorum ottan bir süpürge cama dolanmış saçlar
birkaç yumurta çırpılmış izmir usulü birden ağlıyacağım az tereyağ
tavada, sen gözyaşından nefret edersin kürekle lirizm var karşı kıyıda
birkaç zeytin, krem peynir, ekmeğini sevicez o akşam aziz amcanın
uzlette bulunamayanın kardeş çıkması, bir striptiz partisi
başladığından işte, diyebilirdim, çağrılıyordun, ölüme yandaştın
havada döndürülen bir sutyen
askıda bir kot, masada levi’s palaska
bir şiire başladım adında dünya olan
-dünyayı da çeviriyorum bak tek parmağımla
ahmet aslan’dan aynı şarkıyı “şarkıyı tekrarla”
atlantik’ten basıyorum dünyaya pasifik serçe parmağımda
insanlığımdan parçalar havada –heyt be
-her mısra bir müşteriye armağanımdır
-bu kolum senin filan bey bu saçlar size gelsin hey falanca
bir kez olan ne varsa hepsini özlüyordum
kokuyu tutmuyordum telaşa kapılıp
bakışı tutmuyordum suyun altına girmiyordum
sıcağına alışmıyordum adını söylemiyordum
beni mümküne yaklaştırıp sonra uzağa atıyordun
kesilmemiş kırılmış çatırdayarak kıymıklanarak
yokluğa atıyor yolda tutuyordun anneden eksik
babayla yaralı
uyudun gecelerce sağ elini sağ yanağının altına koyarak
çim biçme makinesi ağlayabilir bu hıçkırık hızardan
sana her bakıştan hasarla çıkarak
kulakta lehçe bir trauma şarkısı, yanlış adımlarla koşarak
ağrıkesicilerin tanrısına -bir mürşit arayan varsa
kulak memelerimden başlayarak anımsa –son kez dokun Q
klavyeler için gerekmez bir kulak
* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.
ve ben bir gölüm hatırladın mı?” Sami Baydar
öldüm ben ölürken bir klavye doğurdum
artık bir klavyeyim lareks masada
silinirken biyolojim sıyrılırken derim geçersiz kullanıcı olarak siluetim
ben en eski aptalım –dile benden
-ne iş olsa yaparım
aynı ağdaydık aynı eksik aynı kürekteydik aynı kırık
aynı ölümle aynı açlık aynı kopmuş düğmeler
sandım da ağzıma aldım adını
suya su diycektin çamura çamur adil kimselerden biri olarak
bana gelince –adımdan çöl çıkarıp senpetrus
“-ben tanımıyorum o kadını”
kasım yaprakları kaplarken beton zemini
yedi kez inkar edicektin denizi
bir gtalk fermanı keskinliğinde
aynı dakik kırgınlıkla, dilekleri olan kimseler olarak
haklısın hatırladım -güzel bacaklı bir
göldüm ben -kururken bir bataklık doğurdum
üç tanıkla başlamıştı hikâye
bir einhell bg-mt 3360 1d benzinli çapalama makinası
bir proxxon 27020 mdg ağaç tornası
bir takım weller whk 30 eu 15 parçalı ahşap yakma ve hobi seti
selim sayılmaz yok temyiz kudreti
beni özgürlükle güllerle kaplı dünyana aldın artçın yaptın
meçhulleri bana bir bir açtın
perdeler döşemeler mutfak tezgahı her şeyi şiirden yapılmış
dış cephesi şiirden bir evde
ısı kaybı en çok hangi noktalarda oluşmaktadır
doğru cevap tuş takımı olmalı
bir yanlış cevap: memeler sırta yaslanmamalı
örnek cevap: bacakta 57 nolu çorap
güzelliğin benimle gölgelenicek, sen dalga geçmelisin
sigarayı baş parmakla tutmamalısın
frenlere asılırken “sıkı tutun” demelisin
hava trafiğini felç eden bu tipi, bu kıyısız denizde birkaç kaya
bu sessiz çoğunluk bu ithafsız şiirler bu karanlığa okunan bir dilin kaçkını
bu sinirimle bu çatalla bir türlü alınamayan meyveli dondurma
bu paranoya: trabzonspor’un sönük zaferinden bile huylanmalı
cam kırıklarını topluyorum ottan bir süpürge cama dolanmış saçlar
birkaç yumurta çırpılmış izmir usulü birden ağlıyacağım az tereyağ
tavada, sen gözyaşından nefret edersin kürekle lirizm var karşı kıyıda
birkaç zeytin, krem peynir, ekmeğini sevicez o akşam aziz amcanın
uzlette bulunamayanın kardeş çıkması, bir striptiz partisi
başladığından işte, diyebilirdim, çağrılıyordun, ölüme yandaştın
havada döndürülen bir sutyen
askıda bir kot, masada levi’s palaska
bir şiire başladım adında dünya olan
-dünyayı da çeviriyorum bak tek parmağımla
ahmet aslan’dan aynı şarkıyı “şarkıyı tekrarla”
atlantik’ten basıyorum dünyaya pasifik serçe parmağımda
insanlığımdan parçalar havada –heyt be
-her mısra bir müşteriye armağanımdır
-bu kolum senin filan bey bu saçlar size gelsin hey falanca
bir kez olan ne varsa hepsini özlüyordum
kokuyu tutmuyordum telaşa kapılıp
bakışı tutmuyordum suyun altına girmiyordum
sıcağına alışmıyordum adını söylemiyordum
beni mümküne yaklaştırıp sonra uzağa atıyordun
kesilmemiş kırılmış çatırdayarak kıymıklanarak
yokluğa atıyor yolda tutuyordun anneden eksik
babayla yaralı
uyudun gecelerce sağ elini sağ yanağının altına koyarak
çim biçme makinesi ağlayabilir bu hıçkırık hızardan
sana her bakıştan hasarla çıkarak
kulakta lehçe bir trauma şarkısı, yanlış adımlarla koşarak
ağrıkesicilerin tanrısına -bir mürşit arayan varsa
kulak memelerimden başlayarak anımsa –son kez dokun Q
klavyeler için gerekmez bir kulak
* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)