28 Eylül 2013 Cumartesi

Sami Baydar... / Mehmet Güreli *

Pencereden bir ağacı mı seyrediyordu yoksa uykusunda mı bıraktı bizi. Son çizdiği portrenin de görünmez olmasını mı istiyordu? Uzakta durmayı seçmişti belki. Şiiriyle resmi arasında müthiş bir denge kurmuştu.

Rubens’ten, Velazquez’den söz ederken renkler uçsa da hayat sakin sakin akıyordu yaralar içinde.

Odada hiçbir şeyi abartmıyordu; meleklerin kendi aralarında konuşmalarına bizi de alıştırmıştı.

Yüreği çarparak yaratıyordu şiirleri, öyküleri, resimleri...

Labirentler, gizli kapılar, seçilmiş bir yalnızlığın büyüsü, sessizliğin en sahici çanları onda yaşıyordu.

Birer haiku güzelliğinde kanat çırpıyordu kelimeleri...

“Pencere” şiirinde şöyle sesleniyordu:

Pencereden bakıyordum
çocuklar oynuyordu
bir, iki kişi yürüyordu
bir çam ağacı
ve bir kız gördüm
Leonardo da Vinci
kitabı arasında
ezerek öldürdüğüm
kelebek.

Zaman zaman portreleri bize yazdıklarının ağırlığını gösteriyordu. Ressam oluşu onu görünür kılıyordu.

Bakıyordu bize; sonra Prag’ın sokaklarında kayboluyordu.

Hafifçe vuran aydınlık yana çekilir
Artık büyümez
İşte orada hepimizin geçeceği
ışıklar saçan gizli cam
bir meleğe tutunup düşmeyin gökten


Kafka’dan bir alıntıda gizli kapılardan geçişini şöyle anlatıyordu:

“Geceyarısından sonra, neredeyse tamamen boş bir kahvehaneye girerken, bir tanıdık beni gördü ve ‘seni aramıza almamızı istemiyor musun’ diye sordu.‘Hayır, istemiyorum’ dedim.”


1982 yılının aralık ayında çıkarmıştık Beyaz’ın ilk sayısını. Cihangir’de Ahmet SoysalTurgay Özen,Hakkı MısırlıoğluSerdar Işın’la birlikte uzun yürüyüşler, tartışmalar sonucu hazırlanıyordu dergi.

O zamanlar tanımıştım Sami Baydar’ı.

Birlikte az dolaşmadık sokaklarda.

Belki de insanı hiç şaşırtmayan yanı onun duruşuydu. Sahici bir şairin resmi, meleklerin temsilcisiydi.

Daha ilk günden,

Nasıl bilebilirim
hangi adımın
önce atılacağını
bir kırda?, 
der gibiydi. Ahmet Soysal’ın annesi, “Benim çok güzel bir portremi çizmişti” diyordu ondan söz ederken; gözleri parlıyordu.

Sen deniz üzerinde seyahat ediyorsun
aşk yorgun kürekçiler gibi
sen kürekçilerin devamlı kürek çekişlerine benziyorsun
ben onların esaretine
sen sana bakan gözlere benziyorsun keder içinde ıslak
mayıs gökyüzünde bir çakıp bir kayboluyor şimşek
orası gözlerin yağıyor yağmur

Sonra doğduğu yere, Merzifon’a gitti Sami Baydar.

Bir insanın gizli kapısı olmalı, geri dönüş bu olmalı hiç göstermemeli işte bu yaşama başladığını.

Bilinir yine de çoğunlukla güzelliğin aldatması beklenir yürek yine böylelikle alıkoyan borçları ödemektedir.

Sahici şairlerin öleceğine inanmaz kimse.

Bir kuş gibi yakalandım uçamıyorum
gönlümün dilediği yere.

Desen de sen deniz üzerindesin artık, rahat uyu dostum!


* Taraf Gazetesi, Trapez, 8 Kasım 2012. 
http://www.taraf.com.tr/mehmet-gureli/makale-sami-baydar.htm

DÜNYA ŞAİRİ / Necmiye Alpay *

Sami Baydar'ı, "Dünya İnancı" matbaadayken kaybettik. Bu onun toplu şiirler kitabı üstelik.

İlk şiir kitabı "Dünya Efendileri" 1987'de çıkmıştı. Yayımlanmış şiir ve öykü kitaplarından çoğunun yalnızca adlarında değil, içerdikleri metinlerde de 'dünya' vardır. Bu nahif (naif değil, nahif; Haydar Ergülen'in 'kâğıt inceliğinde' dediği) şairin bir numaralı motifidir 'dünya'.
İlk şiir kitabı "Dünya Efendileri"nden itibaren, Frantz Fanon'u selamlamaktan çok, esas olarak ağırlığını hissettiren 'ölüm' motifinin çağrıcısı olarak işlev görmektedir onda 'dünya'; Türkçe şiir ve edebiyatta bu anlamdaki egemenliğini onyıllardır devam ettiren 'hayat' motifine yarı somut bir karşılık gibidir.

Minimalizm ön planda

Genellikle geniş anlamdaki bir minimalizmle yazdı Sami Baydar 1996 tarihli "Çiçek Dünyalar" adlı kitabına kadar, 1980'lerin 'biz' özneli geçmiş zaman kipiyle yazılmış az çok dolgun dizeli şiirleri de vardı. Ancak zamanla dar anlamda minimalist bir yönde seyretti. Hem şiirlerinin ve dizelerinin kısalığıyla, hem de imgelerinin uçucu görünümleriyle, deyim yerindeyse yükte hafif pahada ağır şiirlere yöneldi. 'Dünya'lar arasında, hayal ve düşler de vardır. 2003 tarihli "Varla Yok Arasında" adlı kitabındaki "Hayal" adlı şiir şöyle başlar: "Dünyadaki/ günlerin hepsiydim./ Hayaller silikti./ Silinmiş/ rüyalar gibi." "Kumaş" adlı şiir, "Rüyadaki rüzgârlar"dan söz eder, onların "ilettiği sonsuzluktur":
"niçin uzaktır / rüyaların genişliği."

Tekinsiz boşluklar

"Varla Yok Arasında", biraz fazla mükemmel olmakla birlikte en etkileyici kitaplarından biridir. Her ne kadar şair kitaba bu adın yanlışlıkla konduğunu söylemişse de, onun özgül minimalizmine denk bir addır bu. "Dünya/ varla yok arasındaki": Kitabın üç bölümünden sonuncusundaki ilk şiir böyle biter ve başlattığı bölümün adı da "Dünya"dır...
Bu izlek ve duygu, Sami Baydar ile, ondan bir yıl önce kaybetttiğimiz Seyhan Erözçelik arasındaki ortak özelliklerden de birini oluşturuyor. İki şairi yan yana düşünmemek zor: Aynı yıl (1962'de) doğmuşlar, bir yıl arayla kaybettik onları. Erözçelik'in son kitaplarından biri de "Vâridik, Yoğidik" adını taşır (2006). İkisinin şiirleri bir bütün olarak alındığında birbirine benzemez ya da "Zenciler Birbirine", ne kadar benzerse onlar da o kadar benzer. İkisi de 'dil' dediğimiz şeyle süreç anlayışı içinde dertlenmişlerdir. Dilin bir idealden uzaklığı, hem yazıklandıkları bir süreçtir, hem de bir şiirsel uygulama. İzlek açısından, Sami Baydar'ın "Artık Babil Kulesi Yok" adlı şiiri nefistir. Şöyle başlar bu şiir: "Artık Babil Kulesi yok/ sözcükleri ele geçirecek/ kovanlarımız artık çıplak bahçelerde". Yukarıda andığım "Hayal" adlı şiir de, "Kelimeler vermedik/ birbirimize bilerek" der.
Belki de Sami Baydar'ın az sözcükle yazması 'birbirimize verdiğimiz' her sözcüğün yükünün alabildiğine artması arzusuyla ilgilidir. Ve 'dünya'ya böylesine sıkı sarılması, yitik olanın yarattığı boşluğun boyutlarını gösterme çabasıyla ilgili. Şiirleri okurken bunu alabildiğine hissederiz. Şairin bir yandan sözünde, bir yandan da kurduğu 'dünya'da bıraktığı boşluklar bize ayırdığı özgürlük alanlarıdır, bunun hazzını duyarız, ama uçurum boyutlarına varmaları ölçüsünde tekinsiz de gelir o boşluklar. "Dünya"nın fazlaca yinelendiği, şairin bize sırtını döndüğünü hissettiğimiz durumlarda özellikle tekinsiz.
Aynı zamanda ressamdır Sami Baydar. Şiirlerini andıran özelliklerle donanmış resimleri vardır, "Varla Yok Arasında" adlı kitabının 2003 tarihli ilk baskının kapağındaki gibi.


Milliyet Kitap, Aralık 2012.
http://www.milliyetsanat.com/kitap/sinema/Dunya_sairi/98/3

DÜNYADAN ÇIKIŞ YOLLARI / Zeynep Arkan *

Bu akşam formatlanmış bilgisayarımdan kurtarıp sıkıştırabildiğim dosya-belgelerin arasında tam bir buçuk yıl önce alınmış notlara rastladım. Temmuz 2006'da Ressam ve Şair Sami Baydar'ı ziyaret dönüşü aldığım notları buraya aktarsam iyi olur diye düşündüm. Metnin içeriğinde Amasya veya Merzifon'a dair bir şey yok ama onları ne kadar güzel bulduğumu ve sevdiğimi her şeyden önce ifade edeyim...
   
Rüyalarsa dünyadan çıkış yolları.”
                                                Sami Baydar

Güya dünyayı algılama yoluyla bütün eşyalardaki garipliliği daha kuvvetlice hissettim. Suskunlukta ve sonsuzlukta her eşya  güya bıçakla kesilmiş gibiydi, boşluğa, sınırsızlığa yerleştirilmiş, diğer eşyalardan ayrılmış olarak, Eşya daima sadece bizzat olduğundan dolayı var olmaya başlıyordu…Ben dünyadan, yaşamdan dışarı fırlatılmış ve sürekli olarak gözlerimin önünde akan fakat içinde kendimin rol almadığı  kaotik bir filmi seyrediyormuş duygusunu taşıyordum. İnsanlar bana bir rüyadaki gibi görünüyorlardı; ben onları kendi özel biçimlerinde ayırt edemiyordum.

Ortaköy'de bir kitapçıdan aldığım kitapta okuduğum bu pasaj bana Sami Baydar'ın o mısraını hatırlattı.

Mm Séchelaye tarafından kaydedilen, bir genç kıza ait bu hikâyede patalojik episod akışındaki izlenimleri bir bilinçle açığa çıkıyor. Bu bilinç çift ilişki içeren bir bilinç sanki. Normal ve patalojik olanla, bilinen ve yabancı olanla, tekil ve çoğulda ve nihayetinde günün dünyasında ve rüya âleminde.
Bu bilinç akışı içerisinde, insanın her iki durumdan birini tercih etmek “zorunda” kalışının bilincini koruduğu söylenemez. Rüyalardan hayata fırlatılmış veya yaşamdan rüyalara, hiç fark etmez. Edilgen bir varlık olarak sadece o “fırlatılmışlığı” idrak edebilir.

Yaşamdan dışarı fırlatılmışlık hissi nasıl bir şeydir? Bahsi geçen o kaotik filmin seyri esnasında bir role sahip olamamak… Bir rüyayı insanların arasında tamamlamak veya sürdürmek... Belki de sadece rüyalar yoluyla yaşadığını hissetmek gibidir.
 
Psikolojik olarak pek çok tanımlamaya sığacak bu haller bir şair için özgün bir üretim alanı olabilir. Elbette ki bu durumları tanımlayabildiği sürece.  Sadece tanımlamak da değil, ifade ederek çoğaltmak, değiştirmek ve sürdürmek adına emek verebilir şair.

Rüyalar, dünyadan çıkış yolları” derken Sami Baydar, yaşanamamış bir hayatın rüyalarla sürüp gittiğini, o âlemde bir anlamda tamamlandığını anlatmak istiyor gibi. Şiirlerinde de sıkça rastladığımız “dünya” imgesi birden fazla âlem arzusu ve bir anlamda hayatsızlığı çağrıştırmakta bana.

***

Sami Baydar şiirindeki sadelik ve duruluk ilk okunduğunda fazlasıyla düz anlatıma yaslanan metinlermiş hissi uyandırıyor. Fakat Sami Baydar şiirinde iç içe geçmiş gerçek ve hayal öylesine uyumlu ki nerdeyse tamamen biyografik verileri şeksiz şüphesiz kabul edebiliyoruz. Baydar’la tanıştığım gün, ilk defa bir şairi şiirinden önce tanımış oldum. Dergilerde en fazla iki şiirini gördüğüm bir şairi tanımak ve ondan sonra şiiri hakkında bir fikir edinmek de en sağlam yollardan biri galiba.

Sami Baydar'ın şiiri şairinden asla bağımsız düşünülemeyecek bir dünyayı yaşatıyor. Mesela Nicholas’ın Portresi kitabında “Nicholas’ın Portresi” adlı şiirinde (s.59)

Kitaplarım benim 
hep kayboldu. 
Portrelerim kayboldular. 

mısralarını dönüş yolunda okuyunca çarpıldım ve yanımdaki arkadaşıma işaret ettim. Çünkü ziyaretimiz boyunca Baydar bize sürekli kitaplarından veya tablolarından vermek istiyordu.

***

Daha sonra şairin her gün gittiği mekâna beraberce gittik ve orada otururken bize defterine yazdıklarını gösterdi. Hala defterine ve odasında dantel örtülü duran daktilosuna yazanlardan biri o.
     "senindir dünya güzelliği"

Öyle güzel susuyordu ki hiç konuşamaz sanırdınız ama konuşunca sustuğundan daha güzel konuşuyordu.
"Aptal Değilim Kendimden Çok Başkalarına Güveniyorum" adında bir resmi olan bir şair Sami Baydar.  Bizi nereye isterse oraya götürdü. Hatta ayrılırken dört yol ayrımındaydık ve elini uzatarak “Siz şurdan gidin” dedi “Ben buradan gideceğim”. Tam dört kişi, onun dediği tarafa yöneldik. Hızlı adımlarla ilerledi ve hiç arkasına bakmadı.

2008

http://zeyneparkan.blogspot.com/2013/01/dunyadan-cikis-yollari.html

Sami Baydar’ın saati / Hüseyin Diktaş *

İmkânlarını geniş bir biçimde kullandığı nesnelerin, hayvanların, zamanın, meleklerin, aşkın, gizliliğin dilini var olan dünyanın biçimlerini yadsıyarak başka bir dünya arzusunu düşleyerek yazmıştır Sami Baydar bu oluşturduğu dünya içinde birçok öyküyle etkileşim halindedir ancak bunu bir uzlaşamama bilinciyle yeni bir dünya tahayyülü çerçevesinde kurmayı seçmiştir.  Bunun büyük sıkıntısını ve gerilimini taşımıştır şiiri. İletişimsiz bir temas hali. Zamanın içinden bir zamansızlık kurmak, yoklukla, görünmeyenle ilgilenmek. Bu noktada Paul Klee’nin Modern Sanat Üzerine adlı kitabındaki “Şu andaki biçimi bakımından dünya, Mümkün olan tek dünya değildir.” Sözüyle kurulabilecek bir paralellik onun dilinin devamlılığını ve niteliğini sağlamıştır diyebilirim. Şiirlerinde bolca kullandığı resimsel imgeler kendisini bir eşzamanlılık içinde bir bütün halinde duyurur var olma zorunluluğu ve terk etme özlemi biçiminde. Bu durumun ters açısı ise Sami Baydar’ın kurduğu saat ile dünyaya hâkim olan zaman duygusu arasında bir senkronizasyonluğun mevcudiyeti. Onun dünyaya bakışı, uyuma ile bedensiz saf bir görmeyle başlamış ve bu rüya algısını sürdürmeyi seçmiş gibidir, ayrılmayı ya da başka bir kavuşmayı arzulayan göz kalan gövdede süresiz yankı kazanır Baydar’da. Sami Baydar’ın kurduğu yapının güçlüğü ulaşılmazlığı görmek ile tasavvur arasındaki bu marazi etkileşime borçlu bir dildir bir bakıma. Dilini biçimlendiren algı, dünyanın amansız görüntüleriyle sürekli bir itişme halinde olmasaydı Sami Baydar şiirinin benzersizliği gerçekleşmezdi.

Sami Baydar’ın bu hayattan ayrılışı da bir gizlilik içinde gerçekleşti, yokluğuyla renklerde, seslerde artık bir şeyler eksik kalsa da bıraktığı saat çalışmaya devam edecektir.


Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden. 

Sami Baydar Öldü mü? / İsmail Aslan *

          İnsan yakınında olanın ya da olduğuna inandığının ölümüne eğilemiyor. O, “ölmek” dışında her şey olabilir; ama ölemez gibi. Sanırım bu yüzden ölüm bende yaşamdan daha da anlamsız. Günlerdir Sami Baydar’ın ölümüne dair ne söyleyebilirim diye düşünüyorum. Bir sessizliğe nasıl başlayabilir insan, diye sormak daha yerindedir belki. Dahası ölmüş olanı yaşadıklarıyla anlatmaya çalışmanın ona haksızlık olduğunu düşünüyorum. İnsanı ölümüyle kavramak yaşamdan yola çıkarak ulaşılabilecek bir şey değil. Bu noktada sessizliğe inanıyorum. Zamanın sağaltıcı tarafı sessizlikten daha güçlü olmasa gerek. Belki hiçbir kitapta da “Çiçek Dünyalar” kitabıyla olduğum kadar sessiz değildim. 7 yıl olmuş. 7 yıl evvel kitabı elime nasıl bir merakla almışsam hala aynı merakla açıyor ve birkaç şiir okuyup kapatıyorum. “Varla Yok Arasında” ve “Nicholas’ın Portresi” kitaplarıyla da hep aynı dinginlikle kendini okutan şiirlere kapıyı aralamıştım.

           Sami Baydar’ın ölüm haberini ölümünden iki gün sonra aldım. Gariplik; ölüm haberinin iki gün gecikmeli olarak bana ulaşmasının, yaşamıyla sessizliğe inanmış olduğunu düşündüğüm bu büyük şairin ölümüyle de aynı sessizliği devam ettirdiği duygusuna kapılmış olmamdaydı. Etrafımda onu bilen kimseler yoktu; fakat bu haberi aldığımda aynı masada oturduğum arkadaşlara sorduğum soru şuydu: Sami Baydar öldü mü? Onların kayıtsızlığıyla bir başka konuya geçmemiz sanırım iki dakika sürmedi:

“yaşam iki dakika içinde 
anlamadığım şeyleri yok edecek.”



Uzun Tamam


                                                             Sami Baydar’ın Sessiz Anısına


Hangi açıdan devrilecek bir ağaç
Bir ağaç sevgilinin ellerinden daha yumuşadı
Ben daha katı yürüdüm omuzlarım belli bir açıda

Çünkü berberler saçları keserken
Saç sessizce düşer omuzlardan
Öyle düştüm alnım çatlamışsa hata
Benim şu defterden yazdığım son cümledeydi:

Seni nasıl sevdiğimi bilsen
geçip bir köşede utanırsın

Utanıp sarı kapaklı bir kitabın çiçeğine su verirsin
Böyle devrildi her şey
Her şey devrildiğinde müziğin altında kalmıştım

Sanırım yine de, sessizliği temiz tutmalı.


Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden.

hiçbir senfonide olamayan dünya insanları / Servet Turan *

                                                                              Sami Baydar’a

sırası gelmemişken böyle şeylerin
anlamını kurulmuş bir ağacın damarında bulmak
basit makinelerden yıkım aracı yapıp kurtuluşu icat etmekle
kurtuluş parkında hayat var olduğuna inanmak
yani böylesi kendiliğinden gelecektir elbet
duvarsız odaların içinden geçebileceğimiz imkanıyla arandı
tüm ilkbilim derslerinde
aramakın kendisiyle sapıklık ifşa olunur

bunu söylemek isteyemedi başsız köpek resimleri
1793 senesinde düş görmenin  yasaklanmasından kaynaklanan kansızlık
acıbirson umudu doğurmuştu yıllar sonra
bir matematikçi doğup bir kralın başı yerde iken
çok okumuşların evlere doldurduğu naylon çiçeklerdi işçiler

karşı çıkıldığında al sana her şeyi bilen erkek
her senfoniye eşlik edebilecek beyaz trompet
mezbahadan alınan ses kayıtlarıyla yazılan buzlu içecek şarkıları
hava alma imkanı bile verilemeyen milenyum mimarisinde
yaşanacaktır elbette elektrikli bir halk açlığı
müziğimizde gülme sesi kesilene dek
şair bir solaryumda kan rengine bürünmekte ısrar ediyor

yersiz yurtsuz olabilseydim  toprak reformu sonucunda
tüm yerli yurtluları almak isteyecektim yanıma
tırnak makasıyla koparıp bir pisliği
mürekkep akıtan her şeyin ağzını kapatabilmeyi dileyecektim
şimdi 21. yy’da kitapların en çok satıldığı
şizofreniden ölmemiş ama insan olmaktan ölmüş
çiçeklerden ve kuşlardan utanıp bi odaya kilit koymayı bile unutmamış
sanatımızla süslemeyi unuttuğumuz şairler geldi aklıma

kuşlar, hep kuşlar
kanatları çekilmeden ölen


Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden. 

Dikiş Makinesi / Saba Kırer *

Cleo: soluk soluğa bağırdım: “Şaka tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.” Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla ve dedi: “Rüzgârda durma üşürsün.”  “Yüz Kırk Bin Melek”ten, Sami Baydar. 

     O, o gün yüksek bir dağa tırmanmış. Dağ çok yüksekmiş. Tırmandıkça tırmanıyormuş. Çok soğukmuş. Yükseklere çıktıkça soğuk artıyormuş. Sevgilisinin ördüğü bir kazak. Dokuz numara millerle, haraşo. Kalın giyinmiş. Yine de üşüyormuş. Tırmandıkça kanı ısınıyormuş. Ama yükseklerde hava daha çok soğukmuş. Dağın başında kartallar onu bekliyormuş. Onun geleceğinden haberleri varmış. Kartalların kendisini beklediğini o bilmiyormuş. Soğuklar yüzünden kartallar yiyeceksiz kalmış. Hepsi açlık içindeymiş. Daha da yükselmişler. Onun tırmanışını izlemek için. 
     O, en soğuk yaylaları geride bırakmış. Dağcıların Küçük Zirve adını verdiği, bir düzlüğe varmış. Hava ılıkmış orada, eli ayağı ısınmış. Yorgunluğunu atmış, dinlenmiş. Ama su bulamamış. Yukarılarda “su olur” demiş. Daha yukarılarda olacağını düşünmüş. Biliyormuş su varmış. Küçük küçük göletler. Suları tatlı mı tatlı?      Tırmanmış, tırmandıkça soğuk artmış. Soğuk artıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça rüzgâr şiddetlenmiş. Rüzgâr şiddetleniyormuş, tırmanmış, tırmandıkça ak kayalıkların, derin yarıkların, uzak vadilerin uğultusu kulak delmiş. Ak kayalıkların, derin yarıkların, uzak vadilerin uğultusu kulak deliyormuş, tırmanmış, tırmandıkça gri bulutlar aşağılarda kalmış. Gri bulutlar aşağılarda kalıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça öbek öbek bulutlar ayağının altında nehrin höpürdeyen suları gibi yer değiştirmiş. Öbek öbek bulutlar ayağının altında, nehrin höpürdeyen suları gibi yer değiştiriyormuş, tırmanmış, tırmandıkça dağın bir yüzü müymüş, kayalığın bir tümseği miymiş, uçurumun bir kenarı mıymış, bastığı yer, bilmemiş? Dağın bir yüzü mü, kayalığın bir tümseği mi, uçurumun bir kenarı mı, bilmiyormuş, tırmanmış, tırmandıkça gri, daha da gri, kurşuni bulutlardan ayak bastığı yeri seçmek imkânsızmış? Gri, daha da gri, kurşuni bulutlardan bastığı yeri seçmek imkânsızlaşıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça evinden, annesinden çok çok uzaklaşmış. Evinden, annesinden çok çok uzaklaşıyormuş, tırmanmış, tırmandıkça. Hem, daha suyun başına da çok varmış.
     Sonra, ne olmuşsa olmuş, karanlık çökmüş! Onu görüp de kanatlarını açtıkça açan, renk renk benekli tüylerini kabarttıkça kabartan tavuskuşları birden ortadan kaybolmuş. O da: “Ay ışığının altında, pencerede, yüzünü koluna dayamış, boynunu büküp, beni merak etmiştir, anneciğim” demiş, zirveye varmadan, usulca dönmüş evine.
     Eve döner dönmez, daha önce lapa lapa kar beyazı boyadığı dağın zirvesini, simsiyah yapmış. Yağlıboyaya soğan kabuklarını, yumurtanın aklarını, cevizin yeşil yapraklarını katmış. Böylece katranın karasını istediği yoğunlukta elde etmiş. İçine kattıklarından bazılarını kimseye söylememiş, söyledikleri zaten fakültede herkesin öğrendiği, bildiği şeylermiş. ‘Kartalların gözleri, ne kadar keskin olursa olsun, artık hiçbir şey görmeleri mümkün değil, bu zifiri karanlıkta! Kimsenin, canını almaları mümkün değil.’ diye düşünmüş, tablonun boyası kuruduğunda. Böyle düşününce içi rahatlayıvermiş.
     Hastalanmış. Çok çok hastaymış. Karyolasını büyük odanın çift kanatlı penceresinin önüne kurmuşlar. “Böylece dışarıyı görür, çocuğun ruhu sıkılmaz” demişler. O, göğü seyredip, uçan kazlara bakmak yerine, şikâyet ediyormuş: “Şu dikiş makinesini başucumdan alın. Hiç durmadan dikiş diken bu yaşlı kadını evden atın. Gece gündüz demeden işleyen bu makinenin tıkırtısı beynimi kemiriyor. Beni uyutmuyor bu cadı. Köşeye dürüp, yığdığı elbiselik kumaşların hepsini, kadifeyi sateni, empirmeyi, jüponluğu; birbirine dolaşmış iplikleri, toplayın. Toplayın ne olur? Çöpe atın yığınıyla! Bu kat kat bayramlık elbiselerin hepsini kim giyecek, anne, anne söyle bana?” demiş. “Sevgilim, bayramı yalnızca kelebeklerle dans ederek mi kutlayacak? Arife gününe hiçbir iş bırakmamak için mi bu telaşınız? Halalarımla toplanıp döktüğünüz bu hamur tatlılarının, ince ince kırk serpme açtığınız baklavanın şiresi nerede? Bayram namazı neden toplu eda edilir? Farzı nedir, ya sünneti? Bu bayram kim için?” sorularını ardı ardına, hiç nefes almadan sormuş.    
     Ona demişler ki: “Sen şimdi biraz uyu, dinlen. Biz o dişi dökülmüş ihtiyarı da, kumaşın kırpıklarını da atacağız evden. Bundan sonra evimizde asla dikiş dikilmeyecek.”  
     O, annesinin elleriyle pat pat vurup, güneşin altında pamuklarını kabarttığı yastıklara bakmış. Sakız gibi bembeyazmış. Başkalarında asla bulamayacağı bir temizlik kokusu. Annesinin elleriymiş, mis kokuluymuş. Üst üste koyduğu, iki puf yastığı başının altına almış, sakin sulara dalmış. Öğlen uykusu bu, hafif olurmuş, tatlı olurmuş. Hem annesi yanı başında. Hem de uyanıncaya kadar, kazağı ören kız da gelmiş olacak. Ona, Onun için herkesten sakladığı, akide şekerlerinden bile şeker, buselerden getirecek. Kızın annesi tembih etmişmiş. Kız da annesine verdiği söze bağlı kalmış. Kimselere göstermemiş kutusunu. Ama kız ona söz vermiş: “Sen merak etme!” demiş. Pudra kokan kutusunu açıp gösterecekmiş. Sözünü tutarmış, biliyormuş! O, hakiki bir sevgili.      
     O sırada askerlik celbi gelmiş. Postacı demiş: “Müjde, müjdemi isterim. Oğlunuz vatani görevine çağrılıyor. Askerlik Şubesinden mektubunuz var.” Kapının tokmağını vurmuş, ardı ardına. Müjdesini almak için heyecan içinde, sabırsızlıkla bekleyerek. 
     Kapı açılmış, açılmasına. Karşısında sanki temsili bir koro. Uzun uzun elbiseli kadınlar. Elma ağacının kurumuş, kararmış dalları altındaysa, kahvecinin tahta, eski iskemleleri sıra sıra dizili, cepken giymiş erkekler, yaşlısı genci oturmakta. 
     Elinde sarı zarf, uzatmış uzatmasına. Herkes ona, postacıya, postacının elindeki evraka bakıyormuş. Ama kimse elini uzatmamış. Kimse elini cebine atıp bir müjdelik vermemiş. Postacıya derin derin bakmışlar. Haki gömleğine bakmışlar önce. Haki yakasına bakmışlar, kafalarını sallayıp. Uzun, haki kollarına bakıp, boyunlarını kırmışlar öte tarafa. Gömleğinin sarı, gıcır gıcır düğmelerine bakmışlar. Kendilerine bir şeyleri inandırmak ister gibi gözlerini yummuşlar. Gözlerini açıp, kapatmışlar. Postacının eli, incecik parmakları havada, evrakları öyle tutuyormuş, boşluğa.


Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden. 

DÜNYAÇEKEN / İrem Erdemoğlu *

Büyük Tufan'dan sonra Singapur açıklarında bir adada yaşamaya başlamıştım. Bağımsız, kendi halinde, adı olmayan bir devletimiz vardı. Özgürlüklere fena halde düşkün olan bu devletin Kişiyasa'sı, tek bağlayıcı kuralın olduğu yazılı metindi: "Bu adada yaşayan herkes, adın aidiyetinden yoksundur." Bu yönetimi illa diğer ülkelerle ve hatta Büyük Tufan'dan sonra elimizde kalan bilgilere dayanarak eski yönetimlerle kıyaslayacak olursam, şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki hiçbir ülkenin yönetilemeyeceği denli müreffeh bir biçimde sosyal devlet anlayışıyla yönetiliyorduk. Devletimiz her kişiye yardım amaçlı 'İşsizlik Otu' bağlamıştı. İşsizlere her ay belli miktarda ot ve kağıt gönderiliyordu. Bu miktarı belirleyen şey kişilerin uyuşma eşiğiydi. Ben bu eşiği belirleyen Kafa Ölçüm Merkezleri'nden birinde çalışıyordum. İşsiz insanlar merkezimize gelip her gün bir doz artırılacak şekilde ot tüttürüyorlardı. İdeal nokta literatürde Jamaika kafası dediğimiz noktaydı. Her kişinin Jamaika kafasına ulaştığı miktar rapor ediliyor, o kişiye aydan aya her gün o kafayı yaşatacak miktarda ot gönderiliyordu. Ben raportördüm. Bana rüşvet teklif edip gerekli ot miktarını fazla yazmamı isteyen çok kişi oluyordu. Ancak ben bu tür davetlere kulak asmıyor, büyük bir ciddiyetle işimin gereklerini yerine getiriyordum, ta ki o gün gelinceye kadar...

Genç bir kadın odaya girdi. Maskülen bir havası vardı. Elindeki raporu önüme bırakıp yavaş adımlarla odada yürümeye başladı. Hiçbir şey söylemiyordu. "Buyrun, dinliyorum?" dedim.
"O rapordaki dozun artırılması gerek."
"İsterseniz tekrar testlerden geçebilirsiniz."
"Bu bir işe yaramaz, miktar aynı çıkar."
"O halde üzülerek söylemeliyim ki yapabileceğim hiçbir şey yok.."
Bir anda masanın önünde durup ellerini masaya koydu. Sağa sola kontrol edercesine baktıktan sonra bana doğru eğildi: "Duyduğuma göre büyük bir şiir hayranıymışsınız."
"Bu ne demek oluyor şimdi?"
"Size karşı gayet açık konuşacağım... Nazmi Dünyaçeken benim büyük dedemdi. Onun ne büyük bir Sami Baydar hayranı olduğunu biliyorsunuzdur sanırım. Hatta ilk kitabını ona ithaf etmişti."
"Bunların hepsini zaten biliyorum. Ama sevdiğim bir şairin torunu olmanız istediklerinizi yapmam için geçerli bir sebep değil. Şimdi lütfen odamı terk edin." deyip okuduğum raporlara geri döndüm. Ancak kadın hala başımda dikiliyordu. Sesini biraz daha kısıp kulağıma doğru biraz daha yaklaşarak konuşmaya devam etti:
"Peki ya size dedemden bana çok ilginizi çekebilecek bir miras kaldığını söylersem? Büyük tufanda zarar görmemiş tek kütüphane... Hem de hepsi kağıtlı kitaplardan. Hepsi!" Olamaz, diye düşündüm.  O tufandan kurtulmuş kitaplar! Hem de bu keş salağın küçük kelime dağarcığına göre 'kağıtlı' kitaplar. Etkilendiğimi anlayıp konuşmaya bir iki saniye ara verdi ve beni ikna etmek için muzip bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti:
"En önemli parçası ise şu an değil dünya, tüm kainatta arasanız bulamayacağınız bir parça: Dünyadan Çıkış Yolları."


* Hacı Şair Dergisi, Plaka 51, Kasım 2012 Yayınları, "Sami Baydar Anısına" bölümünden. 

KÂĞIT RENKLERİ / Zeynep Arkan *

Bütün ithafları kaldırdım şiirlerimdeki
Diyen Sami Baydar’a yanına ne aldın peki, diye soramadan gitmesini
Tavansız bir şadırvandan gökyüzüne bakarak
Hiç görmediğimiz kâğıt renklerine yazdığını bilmedik.

Bizim ahkâmlarımız çoktur. Mesela bizde dünya da çoktu, isteseydi verirdik
İstemeden vermeyi bilseydik bir mandalinayı soyar gibi kolayca
Bir eli kırılınca diğerine bakarak düzelten
İlkel insanlardan çok ileride
Öyle çok ileride bir yerde, çok fazla
Uzaklaştıktan sonra anlaşılan bir mesafede çok yakından bakılınca hepimiz
Sağa sola fırlatılmış insan özetleri.

Anlattıkça kayboluyor anılar ve sanki yaşanmamış
Çürüyen bir makyajın altında da güzeliz
Dünyada bakacak bir yer yok, anılar kayboldular
Kare bir masanın etrafında Mahşerin Dört Atlısı
Çorbasını bitirip yemeğine geçerken
Ayağıyla merdiveni konuşturan bir adam
Dünyayı odasına asıp, pencereden bakmayan
Konuklarını yollayıp bakmamış hiç ardına.
Merzifon'da ahşap bir ev, içten merdivenli bir kalp
En büyük değer, en küçük değer
En küçük değere ulaşmış ağır suçları.

Ne kadar çok acısanız da yüksekten bakan merhametiniz
Yüzüne söylenemez kelimeler için ölümü bekleyen
Bir kaçağı karanlıkta kıstıran korkudan daha derin
Kalpler yanılır ve yer bulamaz yanılmamışların yanında
Arzuların başlayış ve bitiş saatleri sizin ağzınızda
Yüzünü solduracak çiçeklerin gölgesinde uyuyan güzelliğin.

Bir zamanlar belki o da gülmüştü arkadaşlarıyla.


* Hacı Şair Dergisi, 23 Koltuk, Mart 2013 Yayınları. 

Dünyadan çıkış yolu bulamıyorken... Sami Baydar ölmüş / Levent Yılmaz *


Sami Baydar ölmüş. Elli yaşında, kalp krizinden. Merzifon’da. Türkçenin en istisnai şairiydi. Neredeyse bir yıl önce yazmıştım aşağıdaki yazıyı. İzninizle, tekrar yayımlamak istiyorum. Sami’nin de gidişiyle, etrafımızı saran “kötülük dayanışması”ndan kurtulma şansımız da, bu dünyadan çıkış yolu bulma imkânımız da azaldı. Yazık, dünya artık daha eksik.

Ankara-İstanbul arasını trenle gitmek, en güzel yolculuklardandır (ya da “idi”, artık nasıl, hiçbir fikrim yok). Tomris Uyar, Sesler Yüzler Sokaklar’da 1970’lerde Sinan Fişek’le yaptığı bir Ankara-İstanbul yolculuğunu anlatır ki, muhteşemdir. Tabii bu yolculuğun muhteşem olabilmesinin tek bir koşulu vardır (elbette biraz paranız var ise): bütün yolculuğu lokantalı vagonda içerek geçirmek. Lokantalı vagon tertemizdir, beyaz kolalı örtüler serilidir (Orient Express havası yayılır etrafa, sanki karşı masada David Niven sigara içmektedir). Yoksa, isterseniz yataklıyla yolculuk yapın, yol, çekilmez; beyniniz Nâzım Hikmet’in İnsan Manzaraları’nda trenin o aksak ritminin sesini tarif ettiği dizeyle zonklar: Memetçik Memet, Memetçik Memet. Sonra, cehennemî yolculukların treni Mavi Tren vardır. Otobüs bozması oturma düzeniyle Mavi Tren, soğuk kış gecelerinde havalandırması olmayışıyla, kaloriferlerinin yetmiş dereceye yakın yanmasıyla, içeridekileri öldürür. Susuzluktan ölür, sayıklamaya başlarsınız. Allahtan yanınızda müşfik arkadaşlarınız vardır da, Bozüyük gibi Yaban’dan fırlama bozkır kasabalarında indir-bindir yapılırken gider su bulurlar.

Ankaralı genç şairler ve yazarlar 80’li yıllarda bu yolu çok aşındırmıştır. Bu tren yolculuğu onlara dünyadan kaçabilecekleri hissini bahşetmiştir. Büyük, büyülü, müthiş bir başka dünya onları gidilen yerde beklemektedir. Gidilen yerde kendi türleriyle karşılaşacaklardır. Dünyada zaten kendilerini anlayacak başka kim olabilir ki?

Lale Müldür’ün Levent’teki evinde, kapı açıldığında karşınıza devasa bir Sami Baydar resmi çıkardı: Lale’nin portresiydi bu, sanırım. Evde başka resimleri de vardı Sami’nin; bir de Sami’nin resimlerinden fırlamışçasına etrafta dolanan bir siyam kedisi. Lale’nin hepsi sanki birer uzak fırtına olan şiirleri bir yanda, bir yanda yağmur sonrası toprak kokusu ve ıslak çimenlerde takla atan oğlanlarıyla Sami’nin resimleri. Hepsi uzak, buğulu, ama hepsi yakın, bileklerimize kazılı.

Sami Baydar: Hâlâ düşünürüm, bu dünyanın unsurları nasıl biraraya gelmişler de bu hiçbir kimselere benzemeyen şairi, ressamı oluşturmuşlardır? Dünya gaileleri arasında, laf atmalar, çakmalar, sinirlenmeler, buyurganlıklar ve celallenmeler arasında Sami nasıl mümkün olmuştur? Türkçe şiirin “unicorn”udur o; resmin yeşil alevi; bakalit çubuk, tehlikeli karpit, bakış, sürekli bakıştır onun resmi. Uzaklaşan bakıştır. Affedici bakış; unutmayan, ama affeden. Gafletimizin asıl yapıbozumcusu, odur.

Kendisini en son Beşiktaş’taki evinde bırakmıştım; koltuğumun altına daha boyası kurumamış bir tuval sıkıştırmıştı giderken: Bir çemberin içinde ters takla atan biri. Dünyayı tanımıyordum daha: Buradan çıkış yolları arayacağım aklımın ucundan geçmezdi; gençtik, güzeldik ve kaybolmaya meyilliydik, çünkü çoktu yollar ve biz, hepsinde birden yürümek istiyorduk. Binlerce ters takla atıp, binlerce çemberden, feleklere eşlik ede ede geçeceğimizi sonradan anladım. Resmi bilhassa benim için yaptığını da sonradan anladım, hiç aklımdan çıkmadı. Sonra, “şairdir, ne yapsa yeridir” temalı Paolo Colombo’nun yaptığı 1999 Bienali’nde gördüm desenlerini. Sonra, çekmecelerimi karıştırırken, bana göndermiş olduğu uzun bir şiiri buldum. Sonra... sonrasını Necmi Zekâ’nın kendisiyle yaptığı bir söyleşiden kısaltarak alıntılıyorum (Necmi Zekâ’ya bu söyleşiyi yapmayı ihmal etmediği için teşekkür ederek):

“26 Eylül 1962’de Merzifon’da doğdum. Nüfus kâğıdında doğum tarihim 2 Ocak 1963. Üç ay için bir yaş büyük olmasın demişler. Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu, Cumhuriyet Ortaokulu, Merzifon Lisesi’ni bitirdim. Büyükbabam ilkokula gittiğimiz gün müdüre ‘Fotoğraf gibi resmini çizer,’ demişti. İrfan İlkokulu müdürü kaydetmemişti. ‘Yaşı küçük,’ demişti. (...) 1982’de Beşiktaş’a taşındım. Ev sahibimin adı Hacı Mehmet Baş’tı. Apartmanın adı Melekbaş’tı. Dördüncü kattaydı evim. Türkali Mahallesi. Tuzbaba Camisi ve Tuzbaba Hazretleri’nin türbesi aynı caddedeydi. İki cami vardı aynı caddede. 1982’de Evliya Tuzbaba Hazretleri’ni rüyamda gördüm. ‘Büyükbaban camiye gelsin. Minareyi yıkarım,’ dedi. Tuzbaba Hazretleri’nin türbesine her gün bir fatiha okurdum. Beşiktaş’ta sekiz yıl Melekbaş apartmanında oturduk Büyükbabamla. Bir gün evden taşınmak istedim 1989’da. Ev sahibim yanında kalan oğlunun dördüncü katta ayrı oturmasını istedi. Nur Akalın’ın bir arkadaşının boş odası varmış. Ev aramadım. Ufuk Ahıska’yla bir gün eşyalarımı topladık. Arnavutköy’deki evlerinin üst katındaki arkadaşlarının boş odasına eşyalarımı bıraktım. Tuzbaba Hazretleri’ni gördüm 1989’da rüyamda. Beni eski bir eve götürdü. Duvardan içeri girdik. Ev arıyordum. Ertesi gün Tuzbaba Hazretleri’nin türbesine gittim. Bir adam türbenin karşısında, yanında bir evin kapısına kiralık yazılı bir kâğıt asıyordu. Evi kiraladım ve 1989’da eve taşındım. Tuzbaba Hazretleri’nin camisi ve türbesi Beşiktaş’ta, İstanbul’da. Beşiktaş’ta dokuz yıl oturdum. Büyükbabam bana çocukluğumda dua öğretti. On dokuz yaşımdan beri dua okuyorum her gün. Uyumadan önce dua okuyup yatıyorum. Uykudan önce. Masaldan sonra. Dualar okuyup uyuyorum. Düşlerimiz bunları öğretir. Her masal bir rüya. Rüyalarsa, dünyadan çıkış yolları.”

Sami Baydar, totemi şöyle yazmış bir ara: “Dünya dönüşüyle güzeldir.” Sonra kılıktan kılığa giriyor, kuğu, sirk tayı, karaca... Ve soruyor: “Gerçek hayattaki ve masallardaki hayvanların dostluğu insanların dostluğundan ne kadar ve nasıl farklı?” Sami Baydar’ın cevabı: “Dünya güzel mi, bilmiyoruz.” 


* Taraf Gazetesi, Paralel Hayatlar, 7 Kasım 2012. 
http://www.taraf.com.tr/levent-yilmaz/makale-dunyadan-cikis-yolu-bulamiyorken-sami-baydar.htm